iPad’imin başlıca uygulamalarından “Houzz” içindeki binlerce fotoğraf ile tam bir ilham kaynağı. Uygulama dışında isterseniz websitesinde de keşfe çıkabilirsiniz. Ben aşağıdaki mutfak tasarımlarına bayıldım, oldum olası sevdiğim (ve kendi evimde de uyguladığım) açık mutfak sistemlerinin en güzel yanı yemek pişirirken de sosyalleşebiliyor oluşunuz :) Eğer salona açılan mutfak fikrini sevmiyorsanız o zaman ada/masa kullanımı ile benzer seçenekler yaratabilirsiniz.
Sosyal mutfaklar

Takılarınız bayram etsin!
Üniversite yıllarımda küpe, yüzük ve kolyelere neredeyse saplantı derecesinde tutkum vardı. O dönem, zamanımın büyük bölümünü geçirdiğim Beyoğlu-İstiklal Caddesi’nde, özellikle de Atlas Pasajı ve Anzavur Pasajı, bulunan küçük (ve ucuz) dükkanlardan alışveriş etmeye bayılırdım. Minik minik paralar harcayarak kendime bugün hala bir yerlerde muhafaza etmekte zorlandığım ve bir kısmını da elden çıkarmak zorunda kaldığı bir dolu takım var diyebilirim. İnsanoğlu her konuda evrildiği gibi, zevkleri ve beğenileri konusunda da değişime uğruyor; sanırım buna en büyük kanıt da bizzat kendimim. Mor saçlardan topuklu ayakkabılara geçeceğim kimin aklına gelirdi ki :)
O yıllar beğene beğene aldıklarım, şimdi dolabımın bir köşesinde birer anı olarak duruyor olsa da geçen şuncacık zaman beraberinde yeni takılar da getirdi. Ne zaman Tchibo’ya gitsem mutlaka karşıma çıkan saklama kutularına elim sürekli gidiyor olsa daha yaratıcı, daha orijinal şeyler bulurum düşüncesiyle hep vazgeçtim. Şu an elimdeki bu mini koleksiyonu saklamak için 2 ayrı kutu var, kalanlar da kendi orijinal kutularında çekmecede duruyor. Güzel birşeyler bulur muyum diye internette ne zaman gezinsem, ilk durağım mutlaka Anthropologie olur. Bu defa da beni hayal kırıklığına uğratmadı! Tek üzüntüm, siteden sipariş veremiyor oluşum, sorduğum herkes ürünlerin gümrükte takıldığını anlattı. Farklı bir yol yöntem bilen varsa, lütfen yorum bıraksın :)

Paris Mon Amour
Ekim ayı bizim için bir hayli yoğun, bir o kadar da mutlu geçti. Diyeceksiniz ki Kasım’ın neredeyse sonuna geldik, haklısınız. Fakat ben ancak şimdi fırsat bulup yazabiliyorum. Blogunu her gün güncelleyen tüm bloggerlara selam olsun!
Evet ne diyorduk, Ekim ayı, gezilerle dolu bir ay oldu benim için. Evliliğimizin birinci yılını kutlamak için ilk varış noktamız Paris oldu. Gitmeden önce, pek çok arkadaşımın “Paris mi? Paris yerine Londra’ya git!” önerilerini dinlememiş olduğumu çok mutluyum, öncelikle bunu belirteyim. Vakti gelir Londra’yı da görürüz – o ayrı – ama ben tam anlamıyla bir Paris insanıymışım, bunu anladım :) Şehre adımımı attığım andan itibaren, biliyordum ki ikinci bir ziyareti hakedecek. Eray ile de karar verdik, yaza doğru yeniden gidip keşfedeceğiz bu muhteşem şehri.
Tam 8 gün geçirdik Paris’te. Şehri boydan boya gezmek için yeterli bir süre bence bu. Elbette gönül isterdi ki 10 gün daha kalalım ama bunun yerine, bir sonraki gelişte, artık aşina olduğumuz sokaklarda rahat rahat gezmek çok daha cazip olacak. Şehri boydan boya gezmek demişken; bizi bu yolculuğa hazırlayan sevgili Gül Ailesi’ne teşekkür etmeden geçmek istemem. Ayrıca bizi orada yalnız bırakmayan, şehri bir turist gibi değil, bir Parisli gibi gezmemizi sağlayan sevgili Pınar Kuster‘a (lütfen instagram hesabına da bir göz atın!) da buradan göz kırpmak isterim ;)
Şimdi sizlere uzun uzadıya gezi notlarımı aktarmayacağım. Tek bir posta bunu sığdırmak da zor olur zaten. Sadece şunu söylemek istiyorum; siz de benim gibi tarihi dokulara hayransanız, Romantizm akımını seviyorsanız, Paris’i mutlaka görün.

Sonbahar modası
Eylül çocuğuyum ben, sonbaharı severim :)
Yaz bitmesin diyenler, sizi de anlıyorum, ama işte sonbahar geldi, dolaplara kaldırdığımız uzun kollular aramıza geri döndü.
E özlemiştik, hoşgeldiniz!


















































