Ezgi’nin bir günü

Anne olmak, bu aralar üzerinde en çok kafa yorduğum şey herhalde. Aynı yaş grubunda bebekleri olan kapalı bir grubumuz var; kendi içinde çalışan anneler ve bebeklerine kendi bakan anneler şeklinde ikiye bölünmüş olan. Kendimi bildim bileli çalışan bir kadın oldum; taaa ki Ezgi doğup 8 aylık olana dek.

Ülkemizde kadınlar için doğum izninin – erkekler için 3 gün gibi anlamsız bir süre olmasından bahsetmeyeceğim bile – ne kadar yetersiz olduğunu uzun uzadıya anlatmak isterim ama şimdilik bunu başka bir yazıya bırakıyorum.

Kadın olmak başlı başına zor işken, bir de anne oldunuz mu, hele ki bir yandan da 9-6 çalışmak durumundaysanız tam anlamıyla bir süper kahramana dönüşüyorsunuz. Babaların bebek bakımında ne derece iştirakçi ve yardımcı olduğu göreceli olarak ne kadar şanslı – veya ne kadar şanssız – olduğunuzu belirleyebilir ama günün sonunda annelik kadının sorumluluğuna bırakılan 7/24 bir meslek adeta.

Peki bu 7/24’lük mesai nasıl geçiyor derseniz, Ezgi’nin 16. ayı içinde olduğu şu günlerde özetle şöyle geçiyor:

05:30-07:00 Ezgi’nin pek o kadar da tatlı olmayan “Koğuş kalk!” sesiyle güne uyanıyoruz. Uyandırılıyoruz daha doğrusu çünkü 36 yıllık ömrümde hiçbir güne sabah 05:30’da başlamadım ben. Kısmet bu yılaymış diyelim 🙂 Bu saat aralığı neden bu kadar geniş derseniz; cevabını ben de bilmiyorum. Ezgi biraz daha büyüdüğünde kendisine sormayı planladığım sorular arasında duruyor.

07:00-08:30 Uyandıktan sonra eline tutuşturduğum biberon (içindeki formül mama ile) Ezgi’yi maksimum 1 saat kadar tok tutuyor. O esnada ben şansım olursa yüzümü yıkıyor, dişlerimi fırçalıyor ve zaman olursa üstüme birşeyler giyiyorum. Saat en geç 08:30’da hep beraber kahvaltımızı yapmış oluyoruz. Günün yarısı geçti diye hissediyor ancak saatin henüz 09:00 bile olmadığını bu noktada idrak ediyoruz 🙂

Kahvaltı

09:00-11:00 Oyun zamanı! Ezgi hiçbir zaman tek başına vakit geçirmeyi seven bir bebek olmadı. Her neyle meşgul olacak ise yanında sizi de isteyen bir tostos kendisi. Dolayısıyla arabalara kendimi hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Boy boy, renk renk, farklı ses ve fonksiyona sahip onlarca arabayı muhtelif ses efektleri ile ordan oraya süren biri haline gelmiş olmaktan tatlı bir mutluluk duyuyorum. Ve kitaplar! Ezgi’ye edindirdiğimiz en güzel alışkanlık bu oldu kesinlikle. Raftan bir kitap seçtirip, kucağıma kurulup, bir yandan beni dinlerken bir yandan da o minicik parmaklarıyla sayfaları çevirmesini gerçekten çok seviyorum. Son birkaç haftadır gündemimizde bir de legolar var. İnce motor gelişimi ve renkleri öğrenmesi açısından faydasını görüyoruz.

Feridun Oral Küçük Fare Bidi

12:00-14:00 Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdığım kısa bir mola. Çünkü Ezgi uykuda. Yanlış anımsamıyorsam 11. ayda gün içindeki iki uykusunu pat diye bire indirmişti. O geçiş hepimiz için zorlu oldu. Anne baba olarak bize gün içinde kendi yapacağımız işler – veya biraz nefes almak için – kalan zaman birden azalmıştı. Ezgi ise akşam uykusuna kadar geçirmesi gereken zaman uzadığı için özellikle ilk bir hafta epey mızmızlık etmişti. Uzun bir süre daha bu rutinde devam edeceğiz gibi görünüyor. Kimi zaman 1 saat süren bu öğle uykusu esnasında yapmam gerekenleri jet hızıyla tamamlayıp kalan minicik zamanda biraz uyusam mı, blog mu yazsam, dizi mi izlesem ne yapsam bilemediğim bir deli tavuğa dönüşüyorum.

14:00-16:00 Öğle yemeği coşkusunu tamamlayıp çantamızı hazırlama vakti. Neden çünkü artık kendimizi sokağa atmalıyız. Ona da bana da iyi gelen birşey bu. Yakınımızda harika bir Özgürlük Parkı olması büyük avantaj. Havanın güzel olduğu günleri parkta değerlendiriyoruz. Özellikle yaz aylarında daha keyifli bir hal alıyor park ama kışın kapıya dayandığı şu günlerde bir Türk anası olarak “Evladım üşür mü?” kaygısından kurtulamadığım da oluyor. Nitekim beresinden hırkasına ara öğününden emziğine tam teşekküllü bir halde can hıraş kendimizi sokağa atıp da parka vardığımızda, yabancı annelerin kısa kollu ile koşturan bebelerini görüp bir de o anaların ufacık çantalarını farkettiğimde evet diyorum kendi kendime: “Tam bir Türk anasıyım ben”

Özgürlük Parkı

18:00-20:00 İşte artık son dönemeçteyiz! Saat 19:00 gibi hep beraber sofraya oturuyor, Ezgi’nin bir Fırat edasıyla ekmek de ekmek diye haykırışlarını dinliyoruz. Oğlumun içindeki ekmek aşkı bambaşka. Saat 19:30 oldu mu vakit artık banyo vakti ve tempoyu iyiden iyiye düşüyoruz. İlk bir yıl banyonun 3/4’ünü kaplayan küvetler, maşrapalar, kovalar artık hayatımızda yok çok şükür. Ezgi bizim küvetin içinde ördekleriyle oynuyor ve biz karı koca iki büklüm kendisini yıkıyoruz. Bu yıkama ritüeli son 16 aydır hayatımızın değişmezi olmuş durumda. Bebekleri gece uykusuna en iyi hazırlayan şeylerden biri kesinlikle banyo. Banyodan sonra sıra günün son sütünü içmeye geliyor ve Ezgi artık bir sonraki adımın uyku olduğunun çok net farkında. Kuşlara, böceklere, ineklere, kedilere, köpeklere, kısacası bildiği ne kadar hayvan varsa hepsine bye bye yaptıktan sonra kısa bir kitap okuma seansımız var. En sevdiği kitaplar Feridun Oral’ınkiler, Küçük Fare Bidi’yi artık ezbere biliyorum mesela. Kitap okuma faslının ardından Ezgi’yi emziklerle dolu yatağına bırakıyoruz ve bir süre sonra uykuya dalan fakat emzikleri sıkı sıkı tutmaya devam eden o minik elleri öpüp “İyi ki varsın oğlum” diyerek odadan çıkıyoruz.

Comments 1

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.