Viyana’da 3 gün – Bölüm 2

Evet nerede kalmıştık? 🙂

Viyana’daki ilk günümüz sona ererken, bir yandan otelimize yürüyor ve bir yandan da koskoca bir Pazar gününü bu şehirde nasıl geçirebileceğimizi düşünüyoruz. Otele vardığımızda yorgunluktan bayılmak üzereyiz, konuyu daha fazla düşünecek takatimiz yok, kendimizi yatağa teslim ediyoruz.

Ertesi sabah erkenden uyanıyoruz, rotamız ise çoktan belli: Cafe Schwarzenberg bekliyor bizi!

Cafe Schwarzenberg

Yalan yok; Viyana’da en çok sevdiğim yer şüphesiz ki Cafe Schwarzenberg! Garsonların ilk baştaki gıcık tavrı, yerini yavaş yavaş belli belirsiz gülümsemelere bırakıyor. Cafe Schwarzenberg’in de bizi karşı boş olmadığını anlıyoruz o an 🙂 Güneşe nazır güzel bir masaya oturuyoruz ve hızlıca siparişlerimizi veriyoruz. Gelen tabak ve fincanlarla içimdeki İngiliz bir kez daha çıkıyor ortaya! Tıpkı Cafe de Flore‘da olduğu gibi, bu porselenleri de satsınlar istiyorum, kedinin ciğere baktığı gibi bakıyorum, fakat belli ki cafe kendine saklıyor o canım porselenleri.

Cafe Schwarzenberg atmosfer

Cafe Schwarzenberg'de kahvaltı

Cafe Schwarzenberg'de kahvaltı

Cafe Schwarzenberg'de kahve

Belvedere Sarayı

Kahvaltının ardından, şansımıza açık olduğunu öğrendiğimiz Belvedere Sarayı‘na doğru yola çıkıyoruz. Aşağıda gördüğünüz kapı aralığından süzülüp, sarayın bahçesine nasıl girebileceğimizi anlamaya çalışırken sesler yükseliyor bir anda. Şaşırıyoruz ve dönüp bakıyoruz sesin geldiği tarafa..

Schlossgarten Belvedere

Belli ki turist akınından artık bunalmış (yahut da delirmiş!) olan yaşlıca bir teyze, yarı beline kadar çıktığı pencerenin camından başlıyor bize saydırmaya. Aman allahım! Havada uçuşan küfürlerin bini bir para, biz ne yapacağımızı bilemez bir halde usul usul kaçmaya çalışıyoruz oradan. “Yahu burası sarayın girişi değil mi?” diye soramıyoruz bile. Nitekim dışarıya çıkınca farkediyoruz duvardaki zilleri ve isimleri. Gerçekten de birileri yaşıyor bu binada!

Deliren teyzenin evi

Teyzenin gazabından kaçıp, sarayın bahçesine varabilme umuduyla civardaki evlerin etrafını tavaf ediyoruz. Ve mutlu son! Tüm görkemiyle işte bu bina karşılıyor bizi. Hava güneşli, keyfimiz yerinde ve dünyanın tüm teyzeleri birleşse de kaçıramayacaklar huzurumuzu!

Belvedere Sarayı

Schlossgarten Belvedere manzara

Labirenti andıran bahçede turlarken, bir yandan da etrafımızdaki insanlara bakıyorum. İtiraf etmeliyim; hava şartları ne olursa olsun sporundan asla imtina etmeyen bu insanları kıskanıyorum. İnsanların iradesini kıskanıyorum. O anda yediklerim geliyor gözümün önüne; onca tatlı, onca karbonhidrat ve neredeyse hiç hareket etmeyen bir beden.. İçimdeki pişmanlığı yok sayıp, “Pazartesi!” diyorum kendi kendime ve yoluma devam ediyorum..

Schlossgarten Belvedere'de Eray ve ben

Ve sonra olanca ihtişamıyla göğe doğru yükselen Belvedere Sarayı çıkıyor karşımıza. İçimdeki İngiliz yine uzatıyor kafasını; başlıyorum o dönemi düşünmeye. Koskoca saray; nice krallara/kraliçelere ev sahipliği yapmış. Nasıl geçiyordu acaba günler bu sarayda? Ne yapıyordu insanlar vakit geçirmek için mesela? Yolum ne zaman tarih kokan yapılara düşse, hep yaptığım şeyi yapar buluyorum kendimi; heykellere, taşlara, duvarlara dokunuyorum, yeniden yaşarmışcasına o anları..

Schlossgarten Belvedere'de Eray ve Can

Çevrede açık olan tek bir dükkan dahi yok. Alışveriş yapamamış olmanın verdiği derin ızdırap içimizi kemiriyor. “Alışveriş yapmak istiyoruuummm” diye haykırmak istiyorum; Euro’nun TL karşısındaki galibiyetinden habersiz. Lakin beni kimse duymuyor 🙂  İşte o ara gözümüze sarayın mağazası ilişiyor. Tanesine 4 euro vereceğimiz magnetlerden ve 2 euro vereceğimiz kartpostallardan satın alıyoruz. Tanesine 15 euro vereceğim posterlerden son anda vazgeçerek aile bütçemizi kurtarıveriyorum.

Mariahilf/Neubau/Josefstad

Belvedere Sarayı’ndan sonra şehrin en ünlü caddelerinde, sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Yol boyunca karşımıza çıkan fakat içeri giremediğimiz için hayal kırıklığına uğradığımız birbirinden sevimli dükkanlar var. Fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum, boğazım düğüm düğüm.

Viyana sokakları

Anna

Viyana'da minyatür sanatı

Viyana'da minik trenler dükkanı

Biz

Figlmüller

Bu kısacık Viyana’ya turumuzun, yemek yeme motivasyonu üzerine kurulu olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Buralara kadar gelip, dillere pelesenk olan schnitzelden yemeden geri dönemeyiz diye düşünüyor ve bu iş için en doğru adres olan Figmüller‘e doğru yola koyuluyoruz. Daha şehre ayak basmadan yaptırmışız hatta rezervasyonumuzu. Allah korusun; schnitzel yemeden dönersek ele güne rezil oluruz 🙂 Şaka bir yana; iyi ki yaptırmışız rezervasyonu diye düşünüyoruz, yaptırmamış olsak dünyanın en uzun kuyruğunda oflayıp puflayacaktık çünkü.

Siz siz olun Figmüller’de yemek yemek istiyorsanız mutlaka rezervasyon yaptırın. Ve aklınızda olsun; şehirde iki tane Figlmüller var; biri pasaj içinde diğeri cadde üzerinde. Tarihi pasaj içinde bir masa bulabilmeyi isterdi bu gönül, fakat ne yalan söyleyeyim cadde üzerindeki de hiç fena değildi.

Figlmüller

Figmüller’de yediğimiz herşey çok ama çok lezzetliydi. Kıymeti sonradan anlaşılan pek çok şey gibi, yediğimiz schnitzelin de tadı damağımızda kaldı. Beraberinde servis edilen patates salatası ile minik semizotları da efsaneydi. Galiba tek hatamız, devasa boyutlarda gelen schnitzeli tek başımıza bitirebileceğimizi düşünmemiz oldu (nitekim bitiremedik!)

Figlmüller'de şinitzel keyfi

Cafe Jelinek

Figlmüller’deki ziyafet sonrası üzerimize çöken rehavetten kurtulmamız gerekiyordu. Otele dönmek için saat daha erkendi ve biz pes etmeye henüz hazır değildik. Yorgunluğumuzu yok sayıp, gezinmeye devam ediyoruz. Bir anda aklımıza gelen Cafe Jelinek‘ten sebep heyecanlanıyoruz. Bir önceki gün hızlıca kalkmak zorunda kaldığımız, ancak yapılacaklar listemizde de bulunan bu cafe açıktı ve bizi bekliyordu! Yaşasındı! Kararlı adımlarla başlıyoruz yürümeye. Yürüyoruz, yürüyoruz ve biraz daha yürüyoruz. Artık daha fazla yürüyemeyeceğimizi düşündüğümüz noktada da varıyoruz Cafe Jelinek’e.

Kendimize oturacak hoş bir köşe buluyoruz, kahvelerimizi ve tabi ki tatlılarımızı da sipariş ediyoruz. Beklerken birşeylerin yolunda olmadığını farkediyoruz. İnsanların ikinci evim diye tabir ettiği, dekorasyonunu yere göğe sığdıramadıkları, kahveleri muhteşem ve tatlıları efsane dedikleri Cafe Jelinek, bize hiç de anlatıldığı gibi gelmiyor. İçleri pis fincanları, tozlu ortamı ve kötü servisi yüzünden hayal kırıklığı içinde çıkıyoruz dışarı. Tatlıların durumu için yorum dahi yapamayacağım.

Cafe Jelinek’ten kalktığımızda o kadar yorgun ve mutsuzuz ki otelimize dönüp biraz dinlenmeye karar veriyoruz. Akşam yemeği için Vapiano‘ya gitmek üzere sözleşiyor ve odalarımıza çekiliyoruz.

Otelimizin Manzarası

Vapiano’ya gitmek için otelden ayrıldığımızda, enerjimizin artık son kırıntıları ile hareket ediyoruz. Bir an önce geri dönüp kendimizi yatağa atmak istiyoruz, fakat ne var ki ilerleyen saatlerde yavaş yavaş kendimize gelmeye başlıyoruz. Alkolün etkisinden olsa gerek diye düşünürken farkediyorum bir anda: ertesi gün Pazartesi ve her yer açık! Kısıtlı dahi olsa önümüzde alışveriş yapabileceğimiz birkaç saat var. Elbette mutluyuz 🙂 Nitekim ertesi sabah erkenden kalkıyor, hazırlanıyor ve saat 9:30 olmadan Flying Tiger mağazasının önünde olmayı başarıyoruz. İşte bu gerçek azimdir sevgili okuyucu! 🙂

Henry - the art of living

Türkiye’ye dönmeden önce son durağımız Wien Mitte’deki Henry – the art of living isimli cafe oluyor. İçerisi son derece şık ve yiyeceklerin sunumu bir harika. Keşke Wien Mitte’de biraz daha vakit geçirme şansımız olsaydı diyor içimdeki ses. “Neyse artık bir dahakine” diye teselli ediyorum kendimi 🙂

Son kahvelerimizi burada içiyor ve artık dönüş vaktinin geldiğini kabulleniyoruz. Açıkçası dönmek için sabırsızlanıyoruz aslında. Kerem’e ve Ezgi’ye aldığımız hediyeleri vermek, onların sevincine ortak olmak ve doya doya öpüp koklamak için 🙂

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.